Bir toplumu yoksulluktan önce umutsuzluk çökertir

◷ 4 dk okuma◉ 0 görüntülenmePasinlerin Sesi Haber Merkezi
İnsanı yalnızca yoksulluk değil, çalıştığı hâlde yarınını değiştiremeyeceğine inanmak da tüketiyor. Cebindeki para yeniden kazanılabilir; ancak emeğe, adalete ve geleceğe duyulan güven kaybolduğunda asıl toplumsal kırılma başlıyor. Peki biz umudumuzu ne zaman kaybettik ve insanlara yeniden yarın hayali kurdurabilecek miyiz?
REKLAM · HABER İÇERİĞİ ARASI
Bir toplumu yoksulluktan önce umutsuzluk çökertir. Çünkü cebindeki para bittiğinde insan yine çalışabilir, işini kaybettiğinde yeniden iş arayabilir, dükkânını kapattığında başka bir kapı çalabilir. Ama insan, “Ne yaparsam yapayım hiçbir şey değişmeyecek” demeye başladıysa işte asıl tehlike orada başlar. Çünkü o noktadan sonra insan sadece parasını değil, yarınını da kaybetmeye başlar.
Biz ne zaman umudumuzu kaybettik?
Bir zamanlar fakirdik ama umutsuz değildik. Paramız yoktu belki, evimiz yoktu, arabamız yoktu; küçük bir dükkânda borçla harçla ayakta durmaya çalışıyorduk ama bir hayalimiz vardı. Çalışacaktık, para kazanacaktık, ev alacaktık, araba alacaktık, çocuklarımızı okutacaktık ve bir gün daha iyi yaşayacaktık. Kısacası yarına inanıyorduk.
Peki ne oldu? Ne zaman değişti bu hikâye? Ne zaman insanın çalışması, alın teri ve emeği tek başına yeterli değilmiş gibi gelmeye başladı? Ne zaman bazı insanlar, “Benim bir dayım, amcam, teyzem, halam yoksa bir yere gelemem” demeye başladı? İşte asıl mesele burada. Çünkü insanı yalnızca yoksulluk yormaz; çaresizlik yorar, borç yorar, haksızlığa uğradığını düşünmek yorar, çalıştığı hâlde ilerleyemediğini görmek yorar ve en önemlisi yarın için umut kuramamak insanı bitirir.
Eskiden krizler vardı, devalüasyonlar vardı, enflasyon vardı, dükkân kapatanlar ve işsiz kalanlar vardı ama insan yine de “Bir şekilde toparlanırım” diyebiliyordu. Çünkü önünde bir yol görüyordu. Bugün bazı insanların asıl korkusu cebindeki para değil, geleceği.
Altı metrekarelik dükkânında borçla mücadele eden küçük esnafı düşünün; çekini, senedini, vergisini, SGK borcunu ödemeye çalışan, sabah kepengi açarken “Bugün ne satacağım?” diye düşünen insanı… Sonra bir bakıyor; yıllarca çalışarak kazanamayacağını düşündüğü servetlere sahip insanlar var. Bunların her biri hakkında ayrı ayrı hüküm vermek bizim işimiz değil. Kim suçlu, kim değil; buna hukuk karar verir. Ama toplumun gördüğü görüntü başka bir düşünce doğuruyor: “Demek ki çok çalışmak yetmiyor.”
İşte tehlike burada başlıyor. Çünkü insan emeğine olan inancını kaybederse sisteme olan güvenini kaybeder; sisteme güvenmezse adalete bakar, adalete de güvenmezse kendi yolunu aramaya başlar. Kimi içine kapanır, kimi “kader” deyip vazgeçer, kimi yurt dışına gitmenin yollarını arar, kimi öfkesini ailesinden ve çevresinden çıkarır, kimi hiçbir şey yapmak istemez. Çok daha tehlikeli bir noktada ise bazı insanlar illegal yolların kendilerine açtığı kapılara bakmaya başlar.
Burada çok önemli bir şeyi birbirine karıştırmayalım: Suçun mazereti olmaz. Bir insanın çaresiz olması, suç işlemesini haklı çıkarmaz. Ama sadece suç işlendikten sonra “Bu adam neden suç işledi?” diye sormak da yetmez. Bazen daha önce sormamız gereken soru şudur: “Bu insan ne zaman umudunu kaybetti?”
Çünkü bir insanı kaybetmek, onu suç işlerken yakalamakla başlamaz; belki yıllar önce bir iş başvurusunda, bir torpil karşısında, bir haksızlıkta, bir borçta, bir iflasın ardından ya da çocuğunun geleceğini düşünürken başlar. Sonunda insan kendisine şu soruyu sormaya başlar: “Ben dürüstçe çalışarak nereye kadar gidebilirim?”
İşte bu soru bir toplum için çok ağır bir sorudur. Çünkü mesele artık sadece ekonomi değildir; mesele sadece siyaset değildir, sadece adalet değildir, sadece işsizlik değildir. Mesele, insanın yarına olan inancıdır.
Biz fakirken umudumuz vardı. Belki cebimiz boştu ama kafamızda planlarımız vardı. Bugün bazı insanların cebinden önce planları boşaldı; hayalleri küçüldü, beklentileri azaldı ve beklentileriyle birlikte umutları da azaldı. İnsan bazen yokluğa alışabilir ama bir şeye alıştıktan sonra ondan kurtulacağına inanır ve o kurtuluş gerçekleşmezse işte o zaman daha ağır bir şey yaşar. Çünkü mesele artık sadece yokluk değildir; beklentinin boşa çıkmasıdır. İnsanın en büyük kaybı da bazen parası değil, geleceğe dair inancıdır.
O yüzden bugün birbirimize sadece “Neden mutsuzsun?” diye sormayalım. Bir de “Seni yarından vazgeçiren ne oldu?” diye soralım. Çünkü bir toplumun geleceğini sadece yolları, binaları, fabrikaları ve ekonomisi belirlemez; o toplumun geleceğini insanların yarın hakkında kurduğu hayaller de belirler.
Bir genç “Çalışırsam başarırım” diyorsa umut vardır, bir esnaf “Bu dükkânı büyüteceğim” diyorsa umut vardır, bir baba “Çocuğum benden daha iyi yaşayacak” diyorsa umut vardır. Ama insanlar bunların hiçbirine inanmamaya başladığında mesele çok daha büyüktür. Çünkü insan sadece parasını kaybetmez; geleceğini kaybeder ve geleceğini kaybeden insanın bugünü de değişir.
Bence artık birbirimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Biz insanlarımızın parasını değil, umudunu ne zaman kaybettirdik?
Ve daha önemlisi…
Bu insanlara yeniden yarın hayali kurabilecekleri bir gelecek gösterebilecek miyiz?
Hikmet Ergün