01.11.2026Pasinler☼
Pasin Ovası · Erzurum · TürkiyeYerel habercilikte hızlı, anlaşılır ve güvenilir yayın
Pasinlerin Sesi
Tarihin İzindeDadaşın Sesi
◖ SON GELİŞMELER
TÜMÜ →
Ana Sayfa › Köşe Yazıları
REKLAM · HABER DETAY ÜST
· Köşe Yazıları ·

KUKLALIK MI, KULLUK MU?

KUKLALIK MI, KULLUK MU?
◷ 7 dk okuma◉ 0 görüntülenmePasinlerin Sesi Haber Merkezi

Kiminin ipleri görünür, kiminin zincirleri sadakat ve vefa adı altında gizlenir. Makamların gölgesinde şahsiyetini kaybeden, menfaati uğruna dün söylediğini bugün inkâr eden, dalkavukluğu marifet sananlara Nef’îce bir soru: Kuklalık mı daha hazin, yoksa insanın kendi iradesiyle kulluğu seçmesi mi?

REKLAM · HABER İÇERİĞİ ARASI
İplerin Ucundaki İnsanlar, Makamların Gölgesindeki Vicdanlar Nef’î’nin Torunu İnsanoğlunun tarih boyunca verdiği en büyük mücadelelerden biri hür olabilme mücadelesidir. Kimi zaman zincirlerini kırmak için savaşmış, kimi zaman bir zalimin karşısında başını dik tutabilmek uğruna canını ortaya koymuş, kimi zaman da yalnızca kendi düşüncesini ifade edebilmek için sürgünü, yoksulluğu ve yalnızlığı göze almıştır. Ne var ki insanlık tarihinin en hazin çelişkilerinden biri de şudur: Birileri özgürlük uğruna hayatını feda ederken, birileri sahip olduğu özgürlüğü küçük bir menfaat, geçici bir makam veya güçlü bir insanın gölgesinde yer bulabilmek uğruna kendi elleriyle teslim etmiştir. İşte tam da burada insanın aklına bir soru geliyor: Kuklalık mı daha aşağılayıcıdır, yoksa kulluk mu? Kuklanın iplerini başkası tutar. Nereye döneceğine, ne zaman eğileceğine, ne zaman el kaldıracağına ve hatta ne zaman susacağına kendisi karar veremez. Onun iradesi yoktur; sahnedeki bütün hareketleri perdenin arkasındaki elin marifetidir. Peki ya insan? Aklı vardır, vicdanı vardır, düşünme yeteneği vardır. Doğruyu yanlıştan ayırabilecek bir muhakemeye, haksızlık karşısında itiraz edebilecek bir dile sahiptir. Bütün bunlara rağmen bir başkasının işaretiyle konuşuyor, onun kaşının hareketine göre tavır alıyor, onun sevdiğini sevip düşman gördüğünü düşman ilan ediyorsa, ortada artık basit bir sadakat meselesinden söz edilebilir mi? Kuklanın ipleri başkasının elindedir; insanın trajedisi ise bazen o ipleri kendi elleriyle teslim etmesidir. MAKAMIN ÖNÜNDE EĞİLENLER Bir düşünün... Daha düne kadar aynı masada oturduğu, aynı sokakta yürüdüğü, belki de hakkında hiç de hoş sözler söylemediği bir insan, gün gelir bir makamın sahibi olur. İşte o andan itibaren bazı insanların hafızasında tuhaf bir silinme, omurgasında ise anlaşılmaz bir yumuşama başlar. Dünün sıradan insanı birdenbire hikmet sahibi, her sözü doğru, her kararı isabetli, her davranışı takdire şayan bir şahsiyete dönüşür. Üstelik bu mucizevi değişim, makam sahibinin bilgisinde, ahlakında veya karakterinde meydana gelen bir gelişmeden değil, yalnızca oturduğu koltuğun değişmesinden kaynaklanır. Daha dün eleştirdikleri insanın bugün kapısında bekleyenler, daha dün yanlış dediklerine bugün doğru diyenler, daha dün küçümsedikleri şahsın bugün her cümlesini büyük bir devlet adamının vecizesi gibi paylaşanlar... Sormak gerekir: Değişen gerçekten o insan mıdır, yoksa sizin menfaatinizin istikameti mi? Bir insanın makamına saygı göstermek başka, o makamın sahibini sorgulanamaz bir varlık hâline getirmek başkadır. Devletin kurumlarına hürmet etmek başka, o kurumların başındaki insanlara şahsi kulluk etmek bambaşkadır. Çünkü devlet kalıcıdır, makam emanettir, makam sahibi ise günü geldiğinde o emaneti bırakacak bir fanidir. Fakat bazıları bu basit gerçeği kavrayamaz. Onların gözünde makam sahibi değiştiğinde hakikat de değişir, doğru da değişir, hatta dün savundukları ilkeler bile yeni efendinin beklentilerine göre yeniden şekillenir. Böyle bir insanın fikirlerinden değil, olsa olsa talimatlarından söz edilebilir. DALKAVUKLUĞUN ADINI SADAKAT KOYMUŞLAR! Bu memlekette bazı kavramların içi öylesine ustalıkla boşaltılmıştır ki dalkavukluk sadakat, kör itaat disiplin, menfaat ilişkisi dava arkadaşlığı, şahıslara bağlılık ise vefa olarak pazarlanabilir hâle gelmiştir. Oysa sadakat, bir insanın her yanlışına ortak olmak değildir. Gerçek sadakat, gerektiğinde en yakınındaki insana bile yanlış yaptığını söyleyebilmektir. Vefa, bir insanın kusurlarını örtmek değil, onu kendi hatalarının esiri olmaktan koruyabilmektir. Ne var ki bazı çevrelerde doğruları söyleyenler huzur bozan, yanlışları alkışlayanlar ise güvenilir insan olarak görülür. Eleştiren uzaklaştırılır, sorgulayan dışlanır, her söze başını sallayanlar ise makam sahibinin en yakınında kendilerine yer bulur. Böylece bir süre sonra makam sahibinin etrafında gerçekleri söyleyen insanlar değil, duymak istediklerini tekrarlayan bir yankı odası oluşur. Ve işin en acı tarafı şudur: Dalkavuk, efendisini büyük gösterdiğini zannederken aslında onun gerçeklerle bağını koparan ilk kişi olur. Çünkü sürekli alkışlanan bir insan, zamanla yaptığı her işi doğru, söylediği her sözü hikmet, verdiği her kararı tartışılmaz zannetmeye başlayabilir. Oysa insanı büyüten alkışın çokluğu değil, eleştiriye tahammülünün genişliğidir. KUKLA HİÇ OLMAZSA KUKLA OLDUĞUNU İDDİA ETMEZ! Bir kukla sahneye çıktığında kimse ondan bağımsız düşünmesini beklemez. İplerini kimin tuttuğu bilinir, hareketlerinin kaynağı bellidir. Kuklanın kendi iradesiyle davrandığını iddia etmesi zaten mümkün değildir. Fakat insan suretinde dolaşıp her hareketini bir başkasının beklentisine göre ayarlayan, kendi düşüncesi yerine başkasının cümlelerini tekrarlayan, güçlü gördüğünün yanında aslan kesilip güçsüzün karşısında kibirlenen bazı tipler, bütün bunları yaparken bir de bağımsız şahsiyet olduklarını iddia ederler. Asıl hicvedilmesi gereken çelişki buradadır. Çünkü bir insanın başkasının fikrine katılması onu kukla yapmaz. Bir siyasi lideri desteklemesi, bir yöneticiyi takdir etmesi veya bir davaya gönül vermesi de başlı başına kulluk değildir. İnsanlar ortak idealler etrafında birleşebilir, birlikte hareket edebilir, birbirlerine güvenebilirler. Ancak bir insan, sırf güçlü olanın yanında kalabilmek için kendi vicdanını susturuyor, dün savunduğu hakikati bugün inkâr ediyor, haksız olduğunu bildiği bir davranışı menfaati gereği savunuyorsa mesele artık fikir birliğinin sınırlarını aşmıştır. Çünkü fikir birliği akılla kurulur, kör bağlılık ise aklın kapısına kilit vurularak sürdürülür. HER EFENDİNİN BİR ALKIŞÇISI, HER ALKIŞÇININ BİR HESABI VARDIR! Makam sahiplerinin etrafında kümelenen bazı insanların ortak bir özelliği vardır: Onların sadakati ilkelere değil, gücün bulunduğu yere yöneliktir. Bugün bir başkanın etrafında pervane olanlar, yarın o başkan görevden ayrıldığında yeni gelenin kapısında aynı heyecanla bekleyebilir. Dün göklere çıkardıkları insanı bugün unutabilir, dün karşı çıktıkları bir kararı bugün savunabilir, dün eleştirdikleri bir şahsı bugün övgüye boğabilirler. Çünkü onların bağlılığı bir fikre değil, menfaatin sürekliliğinedir. Dahası, bu insanların en tehlikeli yanı yalnızca kendi şahsiyetlerinden taviz vermeleri değildir. Bazen bulundukları çevrede liyakatin önünü keser, dürüst insanların sesini bastırır, makam sahibine ulaşması gereken gerçekleri süzgeçten geçirerek kurumsal çürümeyi derinleştirirler. Böylece bir kurumda çalışkanlık yerine yakınlık, bilgi yerine bağlılık, hizmet yerine gösteriş önem kazanmaya başlar. Sonra da herkes aynı soruyu sorar: Bu kurumlar neden ilerlemiyor? Bu memleket neden yerinde sayıyor? Neden nitelikli insanlar geri çekilirken, hiçbir üretkenliği bulunmayan kişiler sürekli ön sıralarda görünüyor? Cevap bazen sanıldığından daha basittir. Çünkü bazı kapılar ehliyete değil, eğilmeye açılmaktadır. KULLUK ALLAH’A, SAYGI İNSANA; HİÇBİR MAKAMA TESLİMİYET YOK! Burada bir ayrımı özellikle yapmak gerekir. İnanç dünyamızda kulluk, Allah'a yönelen manevi bir bağlılığı ifade eder. Bizim itirazımız bu kavrama değil; insanın insana, makamın sahibine veya menfaatin dağıtıcısına kendi iradesini teslim etmesinedir. Hiçbir belediye başkanı, hiçbir müdür, hiçbir siyasetçi, hiçbir zengin ve hiçbir nüfuz sahibi, bir başka insanın vicdanı üzerinde mutlak hâkimiyet kurma hakkına sahip değildir. Saygı gösterilir, hakkı teslim edilir, doğru hizmeti takdir edilir; fakat hiç kimse eleştirilemez, sorgulanamaz, yanılmaz bir varlık olarak kabul edilemez. Bir insanın önünde nezaketen ayağa kalkmakla, onun karşısında karakterini ayakta tutamamak arasında büyük bir fark vardır. İnsanın değeri kimin önünde eğildiğiyle değil, hangi şartlarda dik durabildiğiyle ölçülür. NEF’ÎCE SORALIM: İPLER KİMİN ELİNDE? Biz Nef’îce düşünmeyi, kelimeleri rastgele savurmak, insanları sebepsiz yere incitmek veya öfkeyi edebiyat sanmak olarak görmüyoruz. Bizim için hiciv, toplumun gözünün önünde duran fakat alışkanlık hâline geldiği için artık fark edilmeyen çelişkileri görünür kılma sanatıdır. Bu yüzden soracağız. Bir insan dün yanlış dediğine bugün doğru diyorsa, bunun gerekçesi nedir? Bir makam sahibinin her davranışını alkışlayanlar, gerçekten onun bütün kararlarını mı doğru bulmaktadır, yoksa bir gün kendilerine açılmasını umdukları kapının hesabını mı yapmaktadır? Bir kurumda en çok çalışanlar değil de en çok görünmeye çalışanlar öne çıkıyorsa, orada başarı hangi ölçüyle değerlendirilmektedir? Ve hepsinden önemlisi... Bir insan kendi aklıyla düşünmeyi bıraktığında geriye şahsiyetinden ne kalır? Bütün bu soruları sormak, insanlara düşmanlık değildir. Tam tersine, hem yönetenin hem de yönetilenin insanlık onurunu koruma çabasıdır. Çünkü kendisine yalnızca övgü sunulan bir yönetici de, menfaat uğruna kendi iradesini terk eden bir insan da sonunda aynı çürümenin farklı taraflarında yer alır. SON SÖZ: İPİN UCUNDA MI, SÖZÜNÜN ARKASINDA MI? Ey makam sahiplerinin gölgesinde kendisine bir kimlik arayanlar! Bir gün o makamlar boşalacak, bugün kapısında beklediğiniz insanlar görevlerinden ayrılacak, alkışladığınız kürsülerde başkaları konuşacak. Bugün size itibar kazandırdığını düşündüğünüz yakınlıklar, yarın kimsenin hatırlamadığı eski fotoğraflardan ibaret kalacak. İşte o gün geriye ne kalacak? Kendi fikirleriniz mi, yoksa başkalarından ödünç aldığınız cümleler mi? Kendi karakteriniz mi, yoksa başkasının makamıyla ayakta tuttuğunuz sahte bir itibar mı? Bir ömür boyunca kendi vicdanınızın sesini dinleyerek mi yaşadınız, yoksa birilerinin yüz ifadesinden talimat çıkarmaya çalışarak mı? Unutmayın! Kuklanın ipleri koptuğunda sahne üzerindeki hareketi biter. Fakat iradesini başkasına teslim etmiş insanın ipleri koptuğunda, belki de hayatında ilk defa kendi ayakları üzerinde durma fırsatı doğar. Mesele o fırsatı değerlendirebilecek bir şahsiyetin geride kalıp kalmadığıdır. Biz kimsenin kuklası, hiçbir makamın kulu, hiçbir menfaat sofrasının davetsiz müdavimi olmayacağız. Doğruyu kimin söylediğine bakmadan kabul edecek, yanlışı kimin yaptığına bakmadan eleştirecek, hakikati bir makamın kapısında bekletmeyeceğiz. Çünkü insanın boynuna görünmeyen ipler bağlanabilir; fakat o ipleri koparabilecek aklı, vicdanı ve cesareti de vardır. Ve son bir soru bırakalım, herkes kendi vicdanında cevaplasın: Sizi yöneten kendi aklınız mı, yoksa bir başkasının elindeki görünmez ipler mi? Bizim tercihimiz bellidir. Kukla olmayacağız, kula kulluk etmeyeceğiz. İplerin ucunda değil, sözümüzün arkasında duracağız! NEF’Î’NİN TORUNU “Makamın önünde eğilmeyen, hakikatin karşısında susmayan kalem.” www.pasinlerinsesi.com
OKUR GÖRÜŞLERİ

Yorumlar

Yorumlar editör onayından sonra yayımlanır.
Hakaret, tehdit, kişisel veri ve spam içeren yorumlar yayımlanmaz.
Bu habere henüz yayımlanmış yorum yok. İlk görüşü siz bırakabilirsiniz.

İlgili Haberler

Aynı kategori veya bölgeden